Akdeniz’in Mavi Bahçesi. Mersin’in Olta Ucundaki Hikayesi

Gözlerinizi kapatıp Mersin’i düşündüğünüzde burnunuza ilk gelen koku ne olur? Muhtemelen portakal çiçeği ile karışık, tuzlu ve iştah açıcı bir deniz kokusu... Mersin, sadece sırtını yasladığı Toroslar’la değil, göğsünü açtığı Akdeniz’in bereketiyle de yaşayan bir şehir. Ve bu bereketin en canlı, en lezzetli şahitleri, hiç şüphesiz Mersin’in balıklarıdır.

Mersin’de balık, sadece bir besin kaynağı değil; bir kültür, bir sabah ritüeli, dost masalarının baş tacıdır.

Mersin denizinde olta sallamak ya da bir balıkçı tezgahının önünde durmak, adeta bir su altı atlasını incelemek gibidir. Bu denizin kendine has, nazlı güzelleri vardır:

  • Lagos (Lahuza): Mersin dendiğinde akan sular durur. Kayalıkların bu asil kralı, beyaz ve sıkı etiyle Mersin mutfağının gururudur. Buğulaması ayrı, şişi ayrı bir sanat eserine dönüşür.

  • Barbun ve Tekir: Akdeniz’in kırmızı kınalı çocuklarıdır. Çıtır çıtır tavası, Mersin’deki her balık sofrasının olmazsa olmazıdır.

  • Gümüş Balığı: Küçük olmalarına bakmayın, bir araya geldiklerinde çerez gibi tüketilen, Mersin sahilinin en çıtır keyiflerinden biridir.

Tabii bir de Süveyş Kanalı’ndan geçip Akdeniz’i mesken tutan "istilacı" ama bir o kadar da lezzetli misafirlerimiz var. Melanur, Kefal ve son yıllarda tezgahları süsleyen sıcak deniz balıkları, Mersin’in dinamik deniz yapısının birer parçası artık.

Mersin’de balık yemek, restoranda sipariş vermekten çok önce başlar. Tarihi Balık Pazarı’na sabahın erken saatlerinde yolunuz düşerse, bir şehrin denizle nasıl nefes aldığına şahit olursunuz.

Oradan alınan taze bir kaya barbuğunu eve götürüp pişirmek ya da hemen pazardaki salaş esnaf lokantalarında kızarttırmak, bir Mersinlinin kendine verebileceği en güzel hediyelerden biridir.

Mersin’in denizini konuşurken balıkların hakkını teslim edip de Mavi Yengeç’i ya da Karidesi unutmak haksızlık olur. Özellikle Silifke ve Göksu Deltası civarında çıkan mavi yengeçler, hem yerli halkın hem de gurmelerin gizli sığınağıdır. Akdeniz’in o derin lezzeti, bu kabuklularda saklıdır.

Mersin’in balıkları bize cömertçe sunulan birer nimet, doğru. Ancak bu mavi bahçeyi korumak da bizim en büyük borcumuz. Aşırı avlanma, iklim değişikliği ve deniz kirliliği gibi tehditler kapıdayken; lagosun, barbunyanın tadını gelecek nesillerin de bilmesini istiyorsak denizi sadece bir "tüketim alanı" değil, yaşayan bir organizma olarak görmeliyiz.

Sözün özü; Mersin’de bir akşamüstü, hafiften esen melteme karşı kurulan bir sofrada, tabağınızdaki balık sadece bir akşam yemeği değildir. O balık, Akdeniz’in tuzu, Toroslar’ın rüzgarı ve bu kadim kentin bitmek bilmeyen yaşam enerjisidir.

Rastgele Mersin, denizinin bereketi hiç bitmesin!

YORUM EKLE