Geleceğimizi Çalan Sessiz Tehdit. 

Bugün, sokaklarımızda, mahallelerimizde ve ne yazık ki evlerimizin eşiğine kadar dayanan, sadece bireyleri değil, toplumun en dinamik yapısını, yani gençliğimizi hedef alan küresel bir salgından bahsetmek istiyorum: Madde bağımlılığı.

Madde bağımlılığı, sadece "birtakım zararlı maddelerin vücuda alınması" olarak basite indirgenebilecek bir sağlık sorunu değildir. Bu mesele; sosyolojik, ekonomik ve en önemlisi insani bir yıkım zinciridir. Bir gencin bağımlılık sarmalına düşmesi; bir ailenin ocağının sönmesi, bir geleceğin kararması ve toplumsal huzurumuzun temelinden sarsılması demektir.

Gelişen teknoloji ve dijitalleşme, hayatımızı kolaylaştırırken madalyonun diğer yüzünde bu tehlikenin yayılma hızını artırdı. Gençler, kendilerini yalnız, çaresiz veya kimlik arayışında hissettikleri anlarda, bu karanlık şebekelerin ve sahte kaçış yollarının hedefi haline gelebiliyorlar. "Bir kereden bir şey olmaz" diyerek başlayan o ilk adım, ne yazık ki dönüşü olmayan uçurumların ilk basamağı oluyor.

Devletimizin emniyet güçleri, uyuşturucu tacirlerine ve sokak satıcılarına karşı amansız bir mücadele yürütüyor; bu yadsınamaz bir gerçek ve her bir neferimize şükran borçluyuz. Ancak bu mücadeleyi sadece kolluk kuvvetlerinin omuzlarına yüklemek, bataklığı kurutmadan sadece sivrisineklerle savaşmaya benzer.

Bağımlılıkla mücadele, topyekûn bir toplumsal seferberlik gerektirir.

  • Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar): Dernekler, odalar ve lokal oluşumlar, gençleri bu tuzaklardan uzak tutacak sosyal, kültürel ve sportif alanlar yaratmalıdır. Gençliğe aidiyet hissi ve alternatif başarı alanları sunulmalıdır.

  • Sanayi ve İş Dünyası: Mesleki eğitime yönelen, bir zanaat öğrenen ve "üreten" insanın boşluğa düşme ihtimali çok daha düşüktür. Esnafımız, sanayicimiz gençlere kapılarını açmalı, onlara birer altın bilezik kazandırarak hayata tutunmalarını sağlamalıdır. Emek veren, alnının teriyle kazanan genç, zehir tacirlerinin tuzağına düşmez.

  • Aile ve Eğitim: Anne ve babalar olarak çocuklarımızla kurduğumuz iletişim bağlarını güçlü tutmak zorundayız. Yargılamak, dışlamak veya görmezden gelmek çözümü geciktirir. Farkındalık ve ilk yardım bilinci sadece fiziksel yaralanmalarda değil, bu tür sosyal yaralarda da hayati önem taşır.

Bu toplumsal yaraya karşı hiçbirimiz "Benim çocuğum yapmaz", "Bizim mahallede olmaz" diyerek gözümüzü kapatamayız. Unutmayalım ki, kurtarmadığımız her bir genç, yarın sokakta güvenliğimizi tehdit edecek bir risk, toplumun sırtında taşımak zorunda kalacağı ağır bir yük haline gelecektir.

Bağımlılık bir kader değil, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Önemli olan, o gençlerimizi karanlığa teslim etmeden önce fark etmek, ellerinden tutmak ve onlara yalnız olmadıklarını hissettirmektir.

Geleceğimizi korumak, yarınlara temiz ve sağlıklı bir nesil bırakmak istiyorsak; kamudan sivil topluma, esnaftan aileye kadar herkes elini taşın altına koymalıdır. Gençlerimizi sokakların insafına ve zehir tacirlerinin vicdanına bırakmayalım. Çünkü kaybedecek tek bir ferdimiz bile yok.

YORUM EKLE