İran denilince zihnimizde canlanan görüntüler genellikle siyasi gerilimler ve rejim tartışmalarıyla sınırlı kalıyor. Ancak madalyonun öteki yüzünde, tarih boyunca büyük bedeller ödemiş, kültürüyle dünyayı beslemiş ama huzura hasret kalmış bir halkın sessiz çığlığı var. Bugün gelinen noktada, ideolojik duruşumuz ne olursa olsun, asıl mesele bir yönetim biçiminden ziyade bir insanlık meselesidir.
1953: Kırılma Noktası ve Kaybolan Demokrasi
İran’ın bugünkü sosyopolitik yapısını anlamak için tarihin tozlu sayfalarını aralamak şart. 1953 yılında, demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ın CIA ve MI6 destekli bir darbeyle görevden uzaklaştırılması, sadece bir hükümetin düşüşü değildi. Bu hamle, İran halkının kendi kaderini tayin etme iradesine vurulmuş en ağır darbelerden biriydi. O gün açılan yaralar, üzerinden on yıllar geçmesine rağmen kapanmadı; aksine, dış müdahalelerin yarattığı o travma, bugünkü baskı ortamının ve istikrarsızlığın zeminini hazırladı.
Rejim Tartışmalarının Ötesinde Mazlumun Yanında Olmak
Molla rejiminin baskıcı politikalarına karşı durmak, bir tercih değil insani bir gerekliliktir. Ancak bu karşı duruş, zulmün asıl yükünü omuzlayan İran halkını yalnız bırakmak anlamına gelmemeli. Bugün dökülen her gözyaşı ve yaşanan her hak ihlali, sadece iç yönetim hatalarının bir sonucu değil; aynı zamanda dış güçlerin bölge üzerindeki kirli oyunlarının bir tortusudur.
Aydınlık Bir Gelecek Mümkün Mü?
İran’ın kadim toprakları, gerçek anlamda huzur ve özgürlük yüzü görmeyi fazlasıyla hak ediyor. Dileğimiz; korkunun yerini adaletin, baskının yerini onurun aldığı bir geleceğin inşa edilmesidir. İran halkının çileleri artık son bulmalı ve bu coğrafya, kendi iç dinamikleriyle hak ettiği aydınlık yarınlara uyanmalıdır.
Unutmayalım ki; bir halkın özgürlüğü, sadece siyasi bir zafer değil, insanlık onurunun yeniden iadesidir.
