YALAKALAR TOK. SEYRANİ AÇ.

Büyük halk ozanı Develili Seyrani…

Sözün namusunu taşıyan, dili kılıçtan keskin, vicdanı saray duvarlarından daha sağlam bir adam.

Rivayet edilir: İstanbul’a girmek Türklere yasaktır.

Ama Seyrani, bir hemşerisinin kefil olmasıyla o yasak şehre adım atar.

Ve ne görür?

Bir yanda Anadolu…

Açlık, yoksulluk, yokluk.

Bir lokma ekmeğe muhtaç çocuklar.

Kışın soğuğunda yanan değil, donan ocaklar.

Öte yanda İstanbul…

Dolmabahçe Sarayı yükseliyor.

Milyonlarca borçla, alın teriyle değil; alınan borçla…

Milletin sırtına yük, sarayın içine süs…

Seyrani’nin yüreği bu manzarayı kaldıramaz.

Çünkü halk ozanı dediğin; halkın karnı açken susamaz.

Ve destan biçimli taşlamasını yazar.

Sözünü sakınmaz.

Korkmaz.

Diz çökmeyi bilmez.

Bir dörtlük yeter aslında, gerisini anlamak için:

“Herkes belasını azdı da buldu.

İnsanda evvelki sadakat n'oldu?

Eski sarayları beğenmez oldu.

Yere sığmaz oldu sultan olanlar!”

Bu dörtlük, bir şiir değil sadece…

Bu, bir halkın içinden yükselen isyanın mührüdür.

Ama ne olur?

Muhbirler devreye girer.

O devirde de vardır…

Bugün de var.

Her dönemde vardır.

Sözün arkasına saklanan, padişahın arkasına saklanan, gücün gölgesinde yaşamayı marifet sananlar…

Şiiri saraya gammazlar.

Seyrani’nin sarayda bir sanatçı dostu vardır.

O dost, ozanı uyarır:

“Kaç… Kellen tehlikede!”

Seyrani anlar.

İstanbul’dan ayrılır, Everek’e döner.

Develi’ye…

Toprağına…

Kendi halkına…

Ve orada yoksulluk içinde ölür gider.

Ama bir şey daha olur:

Padişahı övenler, saray sofralarında yaşar.

Seyrani ise halkın sofrasında aç kalır.

Bugün de öyle değil mi?

Bugün de bu ülkede, gerçeği söyleyen bedel öder.

Ya susturulur, ya yalnız bırakılır, ya da “düşman” ilan edilir.

Ama yalakalar?

Onlar her devrin kazananıdır.

Bir dönem padişahın yanında…

Bir dönem iktidarın yanında…

Bir dönem patronun yanında…

Çünkü onların bir vatanı yoktur.

Onların bir halkı yoktur.

Onların tek pusulası vardır: menfaat.

Seyrani’nin ise pusulası vicdandır.

İşte bu yüzden Seyrani büyüktür.

Çünkü o, saraya değil; halka bakmıştır.

Çünkü o, korkuya değil; hakikate yaslanmıştır.

Çünkü o, makamın değil; milletin ozanıdır.

Bugün saraylar değişti.

Taşlar değişti.

Yapılar değişti.

Ama israf değişmedi.

Adaletsizlik değişmedi.

Yoksulluk değişmedi.

Ve en acısı:

Hâlâ “yere sığmayanlar” var…

Ama halk, hâlâ ekmeğe sığmaya çalışıyor.

Bu yüzden diyoruz ki:

Var olsun baba Seyrani’ler…

Sözünü satmayanlar…

Kalemini eğmeyenler…

Millet açken saraylarda tok uyumayanlar…

Çünkü bir memleketi kurtaran; saraylar değil, Seyrani gibi vicdanlardır.

YORUM EKLE