Dünyayı yaşanmaz kılan şeylerin çetelesini tutsak, listenin en başına ne kıtlıkları yazarız ne de doğal afetleri. İnsanın insana ettiği kötülüğün yanında, doğanın gazabı her zaman ikinci sırada kalır. Çünkü doğanın bir aklı, planı ya da kasti kötülüğü yoktur; oysa insanın vardır. Bugün yeryüzünde akan kanın, sönen ocakların ve yarım kalan hayatların arkasına baktığımızda, tetiği çekenden çok daha büyük bir suçlu ordusu görürüz: Nefret ve düşmanlık aşılayanlar.
Bir toplumda şiddet, hiçbir zaman bir gecede ve aniden patlak vermez. Önce kelimelerle başlar her şey. Manşetlerle, siyasi söylemlerle, sosyal medya paylaşımlarıyla ya da kahvehane köşelerindeki fısıltılarla toprağa bir tohum ekilir. Nefret aşılayanlar, o tohumu her gün öfkeyle, ötekileştirmeyle ve yalanlarla sularlar. İnsanları "biz ve onlar" diye ikiye böldükleri an, insanlığa karşı en büyük suçu işlemiş olurlar.
Bu söz, sadece ahlaki bir tespiti değil, çıplak bir gerçeği haykırır. Bir yerde bir insan, sırf kimliğinden, inancından, kökeninden ya da düşüncesinden dolayı hedef alınıp öldürülüyorsa, o cinayetin faili sadece tetiği çeken el değildir. O eli o silaha uzatan, o zihni o nefretle yıkayan herkes o kanın ortağıdır.
Düşmanlık aşılayanlar, kitleleri manipüle ederek kendi güç alanlarını tahkim etmeye çalışırken, geride bıraktıkları yıkımı asla üstlenmezler. Onlar fildişi kulelerinde, korunaklı odalarında nefret söylemleri üretirken, sokaktaki insan bu söylemlerin bedelini canıyla öder. Savaş meydanlarında ölen askerlerin, sokak ortasında katledilen sivillerin, nefret cinayetlerine kurban giden masumların kanı; bu düşmanlık iklimini yaratanların manşetlerine, konuşmalarına ve politikalarına bulaşmıştır.
Nefret, bulaşıcı ve yok edici bir hastalıktır. Girdiği kalbi çürütür, yayıldığı toplumu ise içeriden kemirerek çökertir. İnsanlığa verilebilecek en büyük zarar, insanı insana düşman etmektir. Çünkü sevgi ve barış inşa etmesi yıllar süren bir emeğin ürünü iken, nefret saniyeler içinde her şeyi yakıp yıkabilir.
Bugün insanlık olarak vermemiz gereken en büyük sınav, bu nefret tacirlerine karşı durabilmektir. Barışı, adaleti ve bir arada yaşama kültürünü savunmak, sadece bir erdem değil; aynı zamanda hayatta kalma mücadelesidir. Unutmamalıyız ki; dökülen her damla kanın, yiten her canın hesabı, sadece o canı alandan değil, o nefreti bu dünyaya aşılayanlardan da sorulacaktır. Çünkü onlar, tetiği çekmeseler de o silahı dolduran gizli ellerdir.
