Bugün 21 Haziran. Modern takvimlerin bize "en uzun gün" ya da "yazın başlangıcı" diye fısıldadığı o dönüm noktası. Gökyüzünde Güneş’in Yengeç burcuna adım attığı, ışığın karanlığa karşı en görkemli zaferini ilan ettiği an. Ancak bu tarih, sadece astronomik bir olay ya da tatil sezonunun açılışı değil; kökleri binlerce yıl öncesine, Türk ve Moğol halklarının kadim hafızasına uzanan derin bir uyanışın günü.
Gelin bugün, modern dünyanın koşturmacasına kısa bir es verelim ve yönümüzü Sibirya’nın bozkırlarına, Yakut Türklerinin o asil selamına çevirelim. Çünkü bugün, gökteki o devasa kor, yani Ulu Ot (Güneş) için yeryüzünde de ateşlerin yakıldığı gün.
Eski Türk düşünce sisteminde evren, muazzam bir denge ve saygı üzerine kuruluydu. Şaman dualarında ateşe, "Güneş ve Ay’dan ayrılmışsın..." diye seslenilirdi. Onlar için ateş, alelade bir odun parçasının yanması değil; gökten inen kutlu bir parça, Güneş’in yeryüzündeki kutsal bir elçisiydi.
İşte bu yüzden 21 Haziran’da, "üç ayaklı" o kutlu ocaklar kurulur, dualar göğe yükselirdi. Türk mantık sisteminin o muazzam geometrisi burada da kendini gösterirdi:
Doğu Yönü: Güneş’in doğduğu yerdir; buraya en büyük ateş, yani "Uluu-Ot" yakılır.
Batı Yönü: Ay’ın gecenin karanlığını aydınlattığı yerdir; buraya ise "Kiçi-Ot" (Küçük Ateş) harlanır.
Bu ritüel sadece bir görsel şölen değil; insanın doğayla, gökyüzüyle ve yaratıcıyla bir olma, ona şükranlarını sunma biçimiydi. Şamanlar, o kor ateşlerin yalımına bakar, geleceğin getireceklerini okumaya çalışırlardı. Ateş bir rehberdi; geçmişi temizleyen, geleceği aydınlatan bir bilgeydi.
Kadim gelenekte ateşe tükürmek, onu paldır küldür suyla söndürmek ya da onunla saygısızca oynamak kesinlikle yasaktır. Çünkü ateşe basmak, aslında bizzat Güneş’e, Ay’a ve yaşamın kaynağına saygısızlık etmek demektir.
Bugün bizler evlerimizde doğalgaz düğmelerini çevirirken ya da çakmaklarımızı ateşlerken bu kutsallıktan ne kadar uzağız, değil mi? Doğa ile aramızdaki o görünmez bağları kopardıkça, kendi içimizdeki "Ulu Ot"u da söndürüyoruz.
21 Haziran, bize sadece güneş ışığının en uzun süre yeryüzünde kalacağını müjdelemiyor; aynı zamanda içimizdeki ışığı, umudu ve yaşam enerjisini de en üst seviyeye çıkarma zamanının geldiğini hatırlatıyor.
Bugün modern şehirlerin betonları arasında fiziki bir "Ulu Ot" yakamasak bile;
Yakut Türklerinin Güneş’e döndüğü o saf ve duru kalple, biz de hayata ve yeni mevsime bir selam durabiliriz. İçinizdeki kutlu ocağın hiç sönmemesi, en uzun günün hayatınıza en uzun mutlulukları getirmesi dileğiyle...
Yaz gündönümümüz kutlu, "Ulu Ot"umuz daima parlak olsun!