Fabrikalardan yükselen çekiç sesleri, sanayi sitelerindeki kaynak kıvılcımları, tersanelerdeki hummalı çalışma ya da bir ofisin tıkırdayan klavyeleri… Türkiye’de her gün milyonlarca insan, evine helal lokma götürmek, ekonominin çarklarını döndürmek için iş başı yapıyor. Alın teriyle yazılan bu hikayelerin ardında ise çoğunun görmezden geldiği, sinsice ilerleyen bir sessiz düşman saklanıyor: Meslek hastalıkları.
Bizler iş sağlığı ve güvenliği denildiğinde genellikle baretleri, emniyet kemerlerini ve gözümüzün önünde aniden meydana gelen iş kazalarını konuşuruz. Çünkü kaza somuttur; bir anda olur, can yakar ve hemen tedbir alınması gerektiğini haykırır. Oysa meslek hastalığı öyle değildir. O, zamana yayılır. Toz olup ciğere yerleşir, gürültü olup kulakta birikir, kimyasal olup kana karışır, ergonomik eksiklik olup omurgayı büker. Yıllarca sessizce bekler ve emeklilik günleri yaklaştığında, tam "rahat edeceğim" denilen o dönemde bir karabasan gibi çöker insanın üzerine.
Rakamlar her yıl binlerce insanın meslek hastalığına yakalandığını söylüyor olabilir. Ancak biz profesyoneller, esnaflar ve bu ülkenin emekçileri çok iyi biliriz ki; hiçbir insan hayatı birer istatistiki veriden ibaret değildir.
· Zımpara tozunu yutan bir kaporta ustasının nefes darlığı,
· Yıllarca mermer tozu soluyan bir maden işçisinin silikozisi,
· Hatalı pozisyonda sürekli ağır kaldıran bir lojistik çalışanının fıtığı,
Yalnızca o bireyin değil, koca bir ailenin hayat kalitesini, geleceğini elinden alır. Meslek hastalığı, önlenebilir bir kaderdir. Evet, yanlış duymadınız: Yüzde yüz önlenebilirdir!
Gelişmiş toplumlar ile gelişmekte olan toplumlar arasındaki en büyük fark, insana verilen değerde saklıdır. "Bize bir şey olmaz", "Yıllardır bu işi böyle yapıyoruz" mantığı artık sanayimizin, atölyelerimizin ve ofislerimizin yakasından düşmelidir.
Bir işletmede havalandırma sisteminin kurulması, doğru maskenin kullanılması, gürültü ölçümlerinin yapılması veya çalışana periyodik sağlık taraması planlanması birer "maliyet kalemi" değil; insani, vicdani ve hukuki birer zorunluluktur. Bugün koruyucu önlemlerden kaçarak kâr ettiğini düşünen işletmeler, yarın kalifiye iş gücü kaybıyla, tazminat davalarıyla ve en önemlisi vicdan azabıyla çok daha büyük bedeller ödemektedir.
Meslek hastalıklarıyla mücadele tek bir tarafın omuzlarına yüklenemez. Bu, topyekûn bir kültürel dönüşüm gerektirir:
· İşverenler; üretimi sadece ciro olarak görmemeli, çalışanın sağlığını en büyük sermaye kabul etmelidir.
· Çalışanlar ve Esnaflar; kişisel koruyucu donanımları yük olarak değil, ailelerine sağ salim dönmelerini sağlayan birer güvence olarak görmelidir.
· Eğitimciler ve Uzmanlar; teorik bilgileri sahanın gerçekleriyle harmanlayarak pratik, uygulanabilir ve akılda kalıcı farkındalık eğitimlerini sürekli kılmalıdır.
Unutmayalım ki; Hiçbir üretim, hiçbir ekonomik kazanç ve hiçbir başarı, bir insanın sağlığından ve hayallerinden daha değerli olamaz. İş kazasını önlemek bir saniyemizi alır, meslek hastalığını önlemek ise bir ömrü kurtarır.
Gelin, yarın çok geç olmadan bugünden tedbirimizi alalım. Saniyedeki ihmallerin, bir ömrü tüketmesine müsaade etmeyelim.