Tarih, yalnızca tozlu sayfaların arasında kalmış kronolojik bir olaylar silsilesi değildir; o, bugünkü kimliğimizi, kültürümüzü ve coğrafyamızı şekillendiren canlı bir nehirdir. Bu nehrin yatağını en güçlü değiştiren kırılma noktalarından biri hiç şüphesiz, Asya’nın derinliklerinden doğup Avrupa’nın kalbine, Karpat Havzası’na uzanan Hun yürüyüşüdür. Bugün dönüp arkamıza baktığımızda, Hunların Doğu Avrupa’ya gelişi sıradan bir göç dalgası değil; medeniyetlerin kökten sarsıldığı ve yeniden kurulduğu bir dönemin başlangıcıdır.
Türkistan’ın o geniş ve geçirgen coğrafyasından, "kavimler kapısı"ndan geçerek Batı’ya akan bu dinamik güç, kendine yurt olarak sıradan bir yeri seçmedi. Doğu ile Batı arasında adeta doğal bir köprü olan, Tuna’nın bereketli sularıyla sulanan Karpat Havzası, Hunların yeni üssü oldu. Bu topraklar, Roma İmparatorluğu’nun saraylarına giden yolların kesiştiği, stratejik açıdan kusursuz bir kalbi temsil ediyordu. İşte tam bu göbekte, dünya tarihinin en karizmatik, en çok tartışılan ve adını zamana altın harflerle kazıyan bir lideri yükseldi: Attila.
434-453 yılları arasında dünyayı sarsan Attila, sadece orduları sevk eden bir fatih değildi; o, belirli bir coğrafyaya sıkışıp kalmayan, hareketli hayat tarzını devlet disipliniyle birleştiren eski Türk devlet aklının Batı’daki en somut abidesiydi. Dönemin Avrupalı tarihçileri, yani müverrihleri, bu alışılmadık gücü ilk başta "yüksek dağlardan esen bir kasırgaya" benzettiler. Bilmedikleri, tanımadıkları bu yeni komşularını dehşet ve korkuyla, masalımsı ve abartılı ifadelerle kağıda döktüler. Bugün bile Hunlar hakkında var olan pek çok ön yargının temelinde, o dönemin korkuyla karışık taraflı Latin ve Grek kaynakları yatmaktadır.
Ancak tarih, sadece savaşlardan ibaret değildir. Hunlar yerleşik hayata geçip Doğu Avrupa’ya nüfuz ettikçe, Germenlerle, Gotlarla, Alanlarla ve Romalılarla kaderleri iç içe geçti. Kılıçların sustuğu yerde diplomasi, ticaret ve en önemlisi kültür konuştu. Hunlar Avrupa’ya yeni askeri taktikler, sosyal yapılar ve yeni bir sanat anlayışı taşırken; onlardan da mimari ve sanatsal ögeleri bünyelerine kattılar. Yani karşılıklı devasa bir kültürel alışveriş yaşandı. Bugün Macar tarih kitaplarında ve Orta Çağ kroniklerinde Attila’ya ve Hun soyuna yapılan vurgu, bu köklü bağın ne denli derin olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Asırlar önce Karpatlar’da kurulan o büyük dengenin yankıları bugün hala hem Doğu’da hem Batı’da hissedilmektedir. Attila ve onun kurduğu dinamik devlet, sadece bir dönemin hükümdarı değil, Doğu ile Batı’yı tarihin potasında eriten, Avrupa’nın çehresini sonsuza dek değiştiren bir medeniyet köprüsüdür. Ve bizlere düşen en büyük görev, bu köprünün hikayesini önyargılardan arındırılmış, iyi tahlil edilmiş doğru kaynaklardan okumak ve anlamaktır.